Osmanlı İmparatorluğu çok kazanıp, kazandığından daha çok harcama yaptıkça batmaya başladı ve sonunda battı.. Yüzlerce yıl boyunca Osmanlı'nın özenle korumaya çalıştığı iki şey herşeyin önüne geçer.
Birincisi: Karadeniz'i bir göl gibi görmesi ve Karadeniz'de kıyısı olan ülkelerin halklarının gemilerine işletme hakkı vermemesidir. Rusya karşısında yenilgiye uğrayıp Azak'taki Kefe Kalesi Ruslara terkedildiğinde bile anlaşma yapmak için İstanbul'a gelecek olan Rus elçisine denizden gemi ile değil, karadan gelmesi ön koşul tutulmuştu...
Kapütülasyonlar bile başlayıp bittiği tarihe dek, Karadeniz ve Boğaz'ın sularında ve limanlarında uygulanmıyordu.
İkincisi: Lozan... Lozan'da da, İsmet Paşa, Marmara Denizi ile Boğazların Türk egemenliği altında olmasını savunuyor,bu ateşli savunmasına destek Sovyetler delegesinden geliyor ve Lord Kürzon denilen adam şaşkınlıkların son perdesini oynuyordu...
91yıl önce bugün, yani 4 Eylül günü, Yüce Deha Sivas Kongresi' ni yapıyor,işgal altındaki yurdumuzun kurtulması için haykırıyordu.
"Manda ve himaye kabul edilmez.." diye..
Yani; döneklerin, söneklerin, çanakçıların, dalkavuk ve riyakarların, yalanın-talanın-satıp-savanın ahkam kestiği 91 yıl önce bugün Mustafa Kemal ve arkadaşları yemiyor-içmiyor, ülkelerinin özgürlük ve bağımsızlığını nasıl sağlayacaklarını düşünüyorlardı...
"Yemiyor-içmiyor" lardı, çünkü karın tokluğu için kursaklarına girecek üç-beş lokmayı ancak ve çok zor buluyorlardı. Bugünkü gibi, yapılmışları satacak ne sorumsuzca düşünceleri vardı ne de uygulamaları.Çünkü herşey, ama herşey, dış egemen emperyal güçlerin elindeydi.
Analarımızın-bacılarımızın ırz ve namusları; minarelerden yükselen ezan seslerine izin verip-vermemek;ekileni-biçileni planlayıp hasatı dilediğince kullanmak; yerleştikleri her yerde, mekanlara el koyup, malı-mülkü yağma ve talan etmek; can güvenliğinin iki dudakları arasında olduğunu halka durmaksızın şantaj yaparak yinelemek; işgalci emperyallerin elindeydi...
Onlar, yiyordu ülkenin her türlü kaynağını ve milletin efendisinin ürettiği kaymağını... Birde onlara göz kırpan,onları yere göke sığdıramayan işbirlikçi yerli şerefsizler...
Aydınım diye geçinen karanlık kafalar ile her şeyin, ama herşeyin bittiğini sanan hain işbirlikçiler ülkelerini zaten hiç benimsememiş, Yağma Hasan'ın böreğinden tepside ne varsa hamudu ile götüren olmuşlardı.
İzmir'e Yunanlılar çıktığında küçücük çocuk avaz avaz bağırıyor ve "Yazzzıyorrr...İzmir'in işgalini yazzıyorrrr..." diye son baskı gazeteyi satarken vali, "Külliyen yalan... Yalan...Yalan...!" diyor ve gerçek yurtseverler hüzün dolu bakışlarla ve içlerinden yüzüne karşı: "Ağzın burnun var sen de yalan..." diyorlardı.
Acının, yokluğun, sefilliğin daniskasını yaşarken yurt sevdalı olmaktan öte hiçbir istemleri olmayan milyonlarca yurtsever, aynı zamanda işgal altında yaşayanlar olarak etnik ayırım nedir bilmiyor, aynı ilkelerle ve idealle kenetleniyorlardı..
Açlardı, susuzlardı, yorgunlardı, daha beteri kendi özgür topraklarında ana yurtlarında tutsaklardı...
İşte bu tutsaklar;
Boğazları düşlüyorlardı ama, bugünden farklıydı düşleri...Çünkü onlar için Boğazlar özgür ise ülke özgür olacaktı...
Boğazları düşlüyorlardı ama bugünden farklıydı düşleri... Çünkü onlar, idealistti, bir dilim lokma, bir hırka gözlerini de boğazlarını da doyurmaya yetiyordu...
Boğazları düşlüyorlardı ama bugünden farklıydı düşleri... Çünkü onlar yarınlara ne bırakacaklarının hesabını yapıyor; çalmıyor, yağma ve talan yapmıyor, yapanların hesabının sorulacağı o kurtuluş günlerinin hazırlıklarını yapıyorlardı...
Boğazları düşlüyorlardı ama bugünden farklıydı düşleri... Bugünkü gibi rekorlar kitabına girmek için Ramazan'da fakire-fukaraya verilmesi gereken iftar yemeklerini varsıla verip şov yapmak görgüsüzlüğünün daniskasından özenle kaçınıyorlardı...
Boğazları düşlüyorlardı ama bugünden farklıydı düşleri..."Körler sağırlar birbirini ağırlar" türü eleştirilere asla yer bırakmaksızın, yardımların çok gizli, yardım alanın onurunu incitmeden, yardım verenin kim olduğu bilinmeden geçecek Ramazan günlerinin gerçekleşeceği günlere dalıp dalıp gidiyorlardı...
Ve sonunda... "Can boğazdan gelir!" diyen haramzadelere, talancı-yağmacı yönetenlere haykırıp; "Efendi efendi...Artık o söz değişti; can boğazdan çıkıyor!..." diyecekleri günleri iple çekiyorlardı...
Onlardan hiçbirisi, "biz bu yola beyaz gömleğimizi giydik de çıktık" deyip, en kral markalarla saltanat içerisinde ahkam kesmiyordu... Çünkü onlara zaten işgal edilen topraklarımızda İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve yerli-yabancı işbirlikçiler o beyaz gömlekleri top yekün aileleriyle birlikte giydirmişlerdi. Asıl giyinmesi gereken saltanat erbabı ise, o işgalcilerin ağababalarından medet umuyor ve halkını hiç düşünmüyordu...
Son söz: Görgüsüzlüğün 1983' ten bu yana özellikle artarak sürdüğü ve son sekiz yılda rekor üstüne rekor kırdığı günümüzün 'Boğazlar Sorunu' asıl hepimizin sorunu... Çünkü birileri saltanat sürerken, onların boğazlarına giden senin boğazına gitmesi gereken şeyler...
Soru şu: "İster misin bu böyle sürsün gitsin, ister misin?"
İşte de yanıtlar bir ulus haykırıyor, dinleyin!..
"HAYIRRRR...","HAYIRRRR"."MİLYONLARCA HAYIR..."
Bir yüce ulusun kenetlenerek uyanması ne güzel... Tıpkı 91 yıl öncesi bugünkü 4 Eylül gibi...